Teknik Açıdan Münezzeh; Ertuğrul 1890

Teknik Açıdan Münezzeh; Ertuğrul 1890

Türkiye’de 25 Kasım itibariyle vizyona girmiş olan Ertuğrul 1890, kaba tabirle Türk-Japon dostluğunun başlangıcını ve en büyük nişanesini işleyen bir film iken, kara mürekkebi hazırda bekleyen eleştirmenler için tenhada yakalanmış bir ceylan gibiydi. Daha ilk cümleden büyük bir aksiyonla başlattığım bu yazıda, yine sosyo-kültürel bir inceleme sunarken aynı zamanda biraz öz eleştiri de yapacağım. Tabi bu öz eleştiriyi, tüm Türk toplumuna adayacağım.

Cumhuriyet’ten bu yana bir türlü ortak paydada buluşamamış olan ve sürekli bir sınıflaşma içerisine giren Türk toplumu, ülke adına yapılan maddi-manevi değeri olan pek çok şey için de büyük bir muhalefet gafleti içinde bocalamakta. Eğer bir işi A yapıyorsa B’nin, B yapıyorsa A’nın taraftarının o işi kötülediği gerçeği, malesef ki üzerimize yapışmış bir lanet gibi.

Şu yaptıklarına bak ya, ayıp! Ben yapsam neyse de…

Olayları siyasi bir boyuta sürüklemeden hemen sinema sektörüne dönüş yapıyorum. İşte bu durumdan nasibini alan, günümüzün en çok ilgi gören sanat dalı. Cem Yılmaz gibi eşi bulunmaz bir komedyenin yapımı dahi, “çok komik değildi ki!” diye, romantik bir hikaye, “bunlar gerçekten aşkı yaşamış mı kardeşim? Benim Ayten’e olan aşkımı filme çeksem Oscar alırım…” iddiasıyla, ideoloji barındıran bir yapıt, “bunlar kendi reklamlarını ne güzel yapıyorlar. Yine en iyileri kendileri gibi işlemişler” hayıflanmasıyla, kelepir bir şekilde eleştiriliyor. Eleştirilsin tabi eleştirilsin de, bu tarz şeyler, fabrikadan paketlenip çıkmış ürünler gibi gösterilmekten vazgeçilsin artık. Programlanmış hayatlar yaşayan, duygusuz robotlar gibi hareket eden insanların bir araya gelip, gözü kapalı para harcayacak Karun gibi bir yapımcı ve Hz.Süleyman gibi, rüzgarları, kuşları ve cinleri emrinde barındıran bir yönetmen tarafından çekilmiyor bu filmler.

“E, sen bu adamları ne hakla eleştiriyorsun? Senin gördüğün eksiklikler nedir? Nasıl olmalı?” gibi sorularınızı duyar gibiyim. Sormuyorsanız da sorun, sorgulayın. Ben de yazımı sağlam bir temelle sunduğumu kanıtlamış olayım.

Hepimiz bireysel olarak bir hayat mücadelesi vermekteyiz. Kendimizi bilmeye başladığımız çocukluğumuzdan bu yana, eğitim hayatımız süresince, aşk kavramını öğrendiğimiz gençliğimize ve çalışmaya başladığımız olgunluk çağımıza kadar, istemli veya istemsiz, bir şeyler üretme ve başarma dürtüsüne sahibiz. Mahallede maçında, bir dikdörtgen demire sahip olmayan kaleye attığımız golde, annelerimizin bize “pudingi bu sefer sen karıştır” demesinde, sınıfta kolu koparcasına parmağımızı kaldırdığımızda dahi bir “aferin” bekledik. Bu bir jest veya mimik de olabilir. Hatta daha da ileri boyutunda, sınıfta soru sorulmayan kişi olduğumuzda, evden dışarı adım atmayıp babamızın sözünü dinlemediğimizde, ayaklarımızı sarkıttığımız balkondan, gelen geçenin kafasına tükürdüğümüz zaman bile, kendi kendimize farklı olduğumuzu kanıtlarcasına böbürlendik. Yaptığımız en ufak şeyi dahi değerli kılacak bir sahiplenme duygusu ile yüklendik. Sebebi maddi ya da manevi olsun, farketmez.

“Kendimi seviyorum”… Aksini söyleyen dahi kendini seviyor. Yoksa bencillik etmesi için bir sebep olamazdı. Ama aşırıya kaçmayın yine de.

Şimdi bu özet durum değerlendirmesini toparlayıp, Ertuğrul 1890 filmine bağlanalım yeniden. Bireyleri incelediğimiz için, Ertuğrul 1890 filmindeki kişilere hayali olarak göz atalım. Filmin yönetmeni mesela, Mitsutoshi Tanaka; adamın IMDB’de, filmlerinin afişini bile koymaya tenezzül etmemişler. Siz bir yönetmen olsaydınız, zorunuza gitmez miydi? (şahsen benim giderdi diye düşünüyorum. Afiş bu ya hu!) Japon sinemasının karanlık çağında, bir kabul görmemiş yönetmen daha. Ama azimli. Duygusal bir yapısı var. Hadi gel “Ertuğrul 1890” filmini sen yönet. “Bu sefer yapabilirim” hırsı ve yoğun bir 2 ay.

Herkesin üstüne gidin, şu kızın üstüne gitmeyin. Allah sorar valla, şu tatlılığa kıyılır mı!?

Filmin nadide güzelliği, Shiori Kutsuna; genç yaşı dolayısıyla fazlasıyla canlar yakabilecek bir kız. Sevgilisi, yakışıklı ama ünlü olmayan bir çocuk ve sinema dünyasında onunla ilgilenen, kibirli adamları fazlasıyla kıskanıyor. Bu durum ilişkiye her buluşmada yansıyor elbet. Shiori fazlasıyla duygusal tabi ki; işine ne kadar yansıtmamaya çalışsa da, insanlık hali olarak bazen sette fazlasıyla dalgın. Böylesine duygusal ve derin bir filmin içinde bulunmak da heyecan uyandırıcı olsa gerek.

Eleştirilecek bir fikir bulmaya görsün bu sivri”dilli”ler… Hemen beyninizi içmeye başlarlar.

Ve erkek başrolümüz Kenan Ece. Zaten dededen zengin, yurtdışında eğitim görme imkanı bulmuş bir arkadaş. E hazır yurtdışında eğitim görmüşken ve çevre de sağlamken, İrlanda’nın en gözde dizisi “Fair City” de oynayayım demiş. Sonra kariyer basamaklarını bir bir tırmanarak büyük başarılara imza atmış. Ama zengin ve popüler olmak da külfetli bir şey. Sürekli akrabalar tarafından sıkıştırılıp, “bak yeğenim, bu arsa keşfedilmemiş bir hazine. Bugün şu kadarcık paraya yaptığın yatırım, yarın bize şu kadar olarak dönecek. Sen gel bir ilgilen şu işle” gibi teklifler, küçüklerin paçanıza sarılıp, “dayı, beni de oynatsana bi filmde, noluur!” yalvarışları ve siz samimiyet ararken, sizi tepelerde gören ve kendini küçük düşüren insanların ikiyüzlü davranışları arasında, hep bir fakirliğe özeniş.

Yani uzun lafın kısası, hayatlarını sürdürmeye devam eden ve çeşitli duygular barındıran, üzülen, ağlayan, yeri gelince kibirli, yeri gelince pinti olan, sizin gibi insanların bir araya gelmesiyle oluşturulan bir film daha. Bu kadar ayrıntısına inip, savunmaya geçme sebebim ise, hepinizin bildiği, bir Türk-Japon dostluğuna vesile olmuş, “Ertuğrul Fırkateyni” olayının anlatılması. -Mühim mi? Mühim!- Binlerce kilometre uzağımızdaki bir ırk ile bugüne gelmiş kültürel bir bağ. Ve bundan sonrası için devam edecek dostluk, belki de bugünkü dünya düzenini değiştirecek bir kelebek etkisi olacak adeta. -Hayal mi? Hayır!- Eğer olayın maneviyatını yakalayabilir, bir şeyleri yermek yerine, önceliğimizi dolu taraflarını görmeye verirsek, çok uzak da değil. Japon oyuncular çok abartılı oynamış, yönetmenimiz bir filmi daha yönetememe başarısına imza atmış, başroller çok mu samimiyetsiz gelmişleri konuşacağımıza veya bunları, konuşması gereken uzmanlara bırakacağımıza, almışız elimize avcı tüfeğimizi, allah ne verdiyse savuruyoruz havaya. Artık kaç kuş vurabilirsem!… Burada bir sosyal mecra üzerine kinaye yaparken, aynı zamanda bu eleştirel durum yüzünden, kendini katkı sağlamaktan çeken vatandaşlara da atıfta bulundum (naçizane)

Bir Hollywood yapımı gibi janjanlı olmadı ve reklamı yapılmadı diye, bizim “yaşlı” Ertuğrul”u iyice dibe batırmanın alemi yok. Kiminin tekniği, kiminin maneviyatı.

Tamam, milliyetçi bir adam değilim ama şu dostluğu gördükçe gururlanıyorum. Sebep olanlara ne mutlu, ruhları şâd olsun.

Gelin, yıkıcı eleştilerimizden önce yapıcı destekler verelim. Eksiklerine vurgu yapmadan önce, olayın manevi duygusunda yoğrulalım. O günleri analım ve o güzel insanların hatırına, bugün bu dostluğu yüceltmek adına ne yapabilirim kaygısı güdelim. Sonrasında, “madem bu işe gönül verdik, bu filmden daha güzellerini yapalım, bu olayı farklı sanat dallarıyla tanıtalım, yeni nesle aktaralım, başka olaylara da değinelim, sığ kalmayalım.” diyelim. İşte o zaman, daha içten daha güzel oyunculuğu önemseyelim, işte o zaman hakkını veren bir yönetmen derdine düşelim. Hiçbir şey yapmaya tenezzül etmeden ve bu konuya hiçbir katkı sağlamaya kalkışmadan, beleşe eleştiri savurmayalım. He bir de unutmadan, gişeden çıkmadan, ailemizle, çevremizle, en azından kendi kendimize filme gidelim. Eminim, o günkü şehitlerimizi ve gazilerimizi ve gazilerimize yardım eli uzatan Japon dostlarımızı en iyi bu şekilde “kut”larız.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *