Bir Alt Kültür Derlemesi: Anime

Bir Alt Kültür Derlemesi: Anime

Şekilde “mutlu” bir Osamu Tezuka

Animenin, 1917 yıllarında temeli atılmış olup, 1940’lara kadar faili meçhul bir şekilde gelişme gösterememiş fakat Osamu Tezuka adlı, “Animenin babası” olarak adlandırılacak bir üstat tarafından, çok kısa bir süre içerisinde uluslararası düzeyde kabul görmüş bir çizgi sanatı haline geldiğini özel olarak söylememe gerek yok herhalde. Tabi, bunu şu an söylemiş olduğum gerçeğini göz ardı edersek…

Olayları tarihi açıdan değerlendirip, “şu oldu, bu oldu da… işte anime bu zamanlara bu şekilde geldi” gibisinden şeyler yazmayacağım. Daha çok günümüz gözüyle baktığımda, animenin ve animeseverlerin olduğu noktalara dair gözlemlerimi aktaracağım. Kaynak olarak da, içinde bulunduğum coğrafyayı ve o coğrafya içinde bulunan animesever, animesevmez ve animenesevernesevmezleri kullanacağım. Bakalım ortaya ne gibi bir şey çıkacak.

Kutu üstü bilgisayar ve şaşkın internet kullanıcısı

Öncelikli olarak, benim animeye olan bakış açımdan kısaca başlayabiliriz. Çoğu yaşdaşımın da izlemiş olduğu, Dragonball, Heidi, Pokemon, Tsubasa gibi animelerin etkisinde kalmış bir çocukluk geçirmiş olarak, zaman içerisinde kendimi bilinçli olarak bu dünyanın içinde buldum. Özel olarak “anime” tabirini bile duyamayacağım o yaşlarda, bu tabirin uluslararası arenada çoktan popüler olduğundan bîhaber, bu çizgi filmleri hobi listeme ekledim. Zaman içerisinde, evlere ilk bilgisayarların girmeye başlaması ve hemen ardından gelen internet kullanımı ile bu dünyanın amatör bir parçası oldum.

Pek tabi, genel kültür, bilgi-birikim ve tecrübe açısından dipsiz bir kuyunun içinde olan biri için, hala derin analizler yapabileceğim bir konu içerisine girmiyordu. Lise zamanlarında, olayın derinlemesine ayrıntılarını öğrenme merakı, üniversiteye geldiğimde ancak bir kulüp kurma isteği oluşturacak ve bir animesever gördüğümde heyecan uyandıracak bir hale getirmişti beni.

O saatten sonrası ise, tamamen yarı profesyonel bir şekilde bu işin üzerine eğilme ve bunun bir alt kültür olarak, uluslararası düzeyde ne denli etkili bir unsur olduğunu keşfetmekle geçti. Bu durum beni, sadece, “bir alt kültür olarak anime” ve ilgili alanlarında tez yazmaya itmedi, bu konuyla alakalı mükemmel bir projenin de içine sürükledi. Ve böylece, olayın merkezinden durumu gözlemleme imkanım oldu.

Bu paragraftan sonra anlatılacaklar, yukarıdaki basit anlatımlı şahsi bakış açımdan ziyade, gözlemlerimden ibaret olacaktır.

“Hikikomori” sözcüğüyle karşılaştığım, tezime başladığım ilk zamanlarda, kendisi de “Hikikomori” düzeyinde bir arkadaşımdan tavsiye istedim ve bana Welcome to the NHK isimli bir anime önerdi. İçine fazlasıyla kapanık, evinden yalnızca alışveriş ve cüzi bir hava alma sebebiyle çıkan hastalıklı bir adamın başından geçen traji-komik bir hikayeydi. Beni fazlasıyla etkiledi. Konuyla alakalı başka animeler keşfetmeye başladım. Japonya’nın toplumsal sorunlarıyla ilgili iğneleyici animelerle karşılaştım. “Sayanora Zetsubou-sensei” ve “Lucky Star”, farklı bakış açılarından değerlendirilmiş diğer iki animeydi mesela. Birisinde, tamamen umutsuzluğa kapılmış bir hocanın, öğrencilerinin dertleriyle uğraşmaktan sosyal bir hayata farkında olmadan adım atması, diğerinde bir lise öğrencisinin, bağımlılıkları sebebiyle davranış ve kültür açısından diğer arkadaşlarına nazaran fazlasıyla farklı olmasına rağmen yaşadığı eğlenceli gündelik yaşamı konu alınmıştı.

“Lucky Star” animesindeki ana karakterimiz kendini hemen belli ediyor zaten.

Welcome to the NHK animesine nazaran, diğer iki animede, iğneleme olduğu kadar, toplumsal bir kabullenim ve o zâtları topluma katma ya da yabancı görmeme, bu şekilde cesaretlendirme olgusu da vardı. Bunun ciddi bir problem olduğu ve Japonya’da bununla mücadele ile ilgili çeşitli önlemler alınmaya çalışıldığını çeşitli makalelerden öğrenince, animenin popüler olduğu diğer ülkeler üzerinde de araştırma yapma gereği duydum.

Bahsetmeyi unuttuğum, “Welcome to the NHK” tadında, “Hikikomori” ya da “Otakuluk” temalarına daha gerçekçi bir bakış açısıyla yaklaşmış, “Watamote” animesi ve tatlı karakteri “Tomoko”. Neyse, tatlı olup olmadığına siz karar verin en iyisi.

Çeşitli ülkelerde normal görülen bu durumun, bazılarında ise yasaklama ve cezalandırma yöntemleri ile çözüme kavuşturulmaya çalışıldığı farkettim. (Uzun uzadıya bu konuya girmeden bizim coğrafyamıza dönerek konuyu toparlayacağım). Hemen ardından, zaten halihazırda içinde bulunduğum anime dünyası sebebiyle de, ülkemiz içerisinde ufak çaplı araştırmalar yaptım ve anime alt kültürünün ne denli kabul gördüğünü tespit etmeye çalıştım.

Elde ettiklerimin sonucunda oluşturduğum tespit, ekonomik ve kültürel açıdan geç gelişen güzel ülkemizde, henüz “anime” kültürü açısından da 10-15 sene geride olunmasından dolayı, hastalık düzeyinde bir bağımlılık olmadığını fakat yeni jenerasyon olarak adlandırılan “90’lı” ve özellikle “2000’li” gençliğin üzerine dış dünyadan korku ve asosyallik bulaştığını gösteriyordu.

“Sayanora Zetsubou-sensei” animesinde işlenen hikikomori öğrencimiz ve ettiği tek laf: “Kaybol”

Toplumun da çeşitli kesimleri tarafından keşfedilmiş olunup “Ya hu bunlar böyle garip garip çizgi filmler izliyorlar, psikolojileri bozuluyor” diyerek yaftalanan bu garibim gençlik, malesef ki “kabul görememe” korkusuyla sosyal medyadan harici bir iletişim ağı kullanmıyor. Ya ilgi çekici olmak adına “aşırı garip” şeyler yapıyorlar ve itici karşılanıyor, ya da “aşırı garip” davranacak cesareti bulamayıp, kendi dünyalarında kayboluyorlar. Türk kültürünün hafif baskın aile yapısı sebebiyle, içine kapanıklıkları ya da hobilerinin çocukça görülerek horlanması, onları bu hastalığa biraz daha yaklaştırıyor. Diğer uluslarda olduğu gibi, yakında psikolojik olarak incelenecek bir “Hikikomori vakası” meydana gelmek üzere. Bunun için üniversitedeki ders programları ve içerikleri bile değişebilir.

Pek tabi, işin şahsi kısmından sonra “Hikikomori” temasına oturtarak anlattığım bu alt kültür, tamamiyle bundan ibaret değil. Bu sadece, şu anki reel kısmı. İşin hayali boyutu ve içinde bulunduğum projeyle de yapılmak istenen, bir alt kültür olarak animenin, önce bireylere, sonrasında topluma, ardından ülkeye ve uluslararası düzeyde dünyaya ne denli katkılar sağlayabileceğini kanıtlamak. Zaten, animeyi dünyaya sevdiren adam olarak bilinen üstad Hayao Miyazaki’nin de deyimiyle, “animeler çocuk saflığında kalabilmek içindir”. Ne kadar çocuk kalabilirsek, bu dünya o denli temiz olur düşüncesini kalıplaştırabilir ve bütün ulusların ortak paydada bütünleşebileceği bir fikir oluşturabiliriz.

Hayao Miyazaki: “Ahaha, beni şımartıyorsunuz”

Hayata, sevdikleri şey olan “anime” üzerinden, herhangi bir şekilde atılabilme imkanı bulacak gençlerin, edindikleri hayal güçleriyle dünyayı güzelleştirmek adına herkesten daha fazla çalışma azmedeceği inancını sürdürürken -asosyallikten arındıktan sonra-, yazımı da yavaş yavaş sonlandırıyorum. Konu ile alakalı, fırsat buldukça, daha özelleştirilmiş başlıklarla, daha kısa yazılar yazmaya çalışacağım. Siz de o sırada, ne kadar güzel yazdığımı söylerek beni gaza getirebilirsiniz. Ve ayrıca, konunun ciddiyetine varan ve yakından ilgilenenler, fikirsel ve maddesel olarak çeşitli önerilerde ve yardımda bulunabilirler.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *